20 Haziran 2026
18 Şubat 2026
4 Şubat 2026
Kuyruk
Işıkşehri uyku
modunda.
Boncuk ise uyanık
ve evinin camından şehrin gecesine bakıyor. Dışarıda yıldızlı koyu lacivert gökyüzü önünde demir bir sazlık gibi yükselen yapılar ve görünmez bir gücün etkisiyle
sallanan nesneler var. Ne olduklarını tam göremiyor ama rüzgârı nerede olsa
tanır.
Işıkşehrinde rüzgâr
denebilecek tek şey cılız esintiden ibaret. Şu an şehirde dolaşan ise bambaşka
bir şey. Rüzgâr ideasının ham hali, bir efsanenin doğumuna gerçeklik tohumunu
eken felaket, inancı başlatan tanrısal bir gövde gösterisi, bir anomali...
Boncuk için ise
bu katılamadığı bir ziyafet. Dışarıda gezinen koku cümbüşü ağzını sulandırıyor:
metal adamların eklemlerindeki gres yağı, insanların terleri, alt katlardan
yükselen sıcak çürüme kokusu... Kim bilir daha neler.
Savrulup gelen
bir kağıt parçası bir an cama yapışıyor, sonra yoluna devam ediyor. Uçup giden
kağıt Boncuk’un aklına Pırılkız’ı getiriyor.
Sonra da Pırılkız
yanındayken ayak bileklerini dişleme isteğini.
Tam diş geçirmelik. Kadının kokusu son zamanlarda biraz değişti,
neredeyse bir alfa olacak. Yine de dişlerindeki kaşıntıyı geçirmek için daha iyi
bir yol düşünemiyor.
Arkasındaki ev sessiz.
İçeriden küçük sürüsünün uyku sesleri geliyor. Sürüyü düşünmek ne hoş. İşte
kuyruğu sallanıyor yine. Kalbine direkt bağlı başka bir canlıyla yaşamak böyle
bir şey. İnsanların kuyruksuz olmaları ne garip şey. Bu yüzden onları anlamak
kolay değil. Kuyruğu ile gurur duyuyor Boncuk. Güzel bir kuyruk, yumuşak tüylü,
anlayışlı. Pat pat yeri dövüyor o da. Anlaşılan kuyruk da köpeğe karşı boş
değil.
Şimdilik rüzgara
kavuşamayacağını bilerek şehri bırakıp odaya dönüyor. Kızın yatağına hoplayıp,
ayaklarının yanında bir tur dönüp tatmin olunca çöküyor. Gözlerini kapatmadan önce düşkünlüğüne
istinaden yalayıveriyor kızı. Kız uykusunda kıkırdıyor. Sesi kuyruksuzluğunu
affettiriyor. Bir memnuniyet hissi yayılıyor içine, gözlerini kapıyor.
Köpek uyuyor.
Kuyruğu da.
29 Ağustos 2024
Bütün Bu Tantana
Işığın muzip, uzayda atlaya zıplaya varolduğu bir yer varsa
orası burasıydı. Nereden geldiği belirsiz, mutlak zıttıyla gerilla savaşı içinde, ama belli ki savaşı
kaybeden, ışık demeye bin şahit ister bir şeyin utangaçca gezindiği karanlık
bir yerdi. Dükkanın en kuytu, en unutulmuş yeri.
Dükkan; yani “İman Limited” akla ziyan bir “şey”ler
birikintisi, zehirli bulutun göğünü örttüğü bu gezegende işe yarar birşeyler
bulma ümidi veren tek yerdi. İnşası tamamlanmamış bir sığınağı mesken tutan bir
değiş tokuş bankası. Geçmişten kalan şeyler, toplanan şeyler, dönüştürülen
şeyler…
Üçlü, paslı raflara çarpa çarpa, bereli vücutlarını güçlükle
sürüklüyorlardı. Aydınlatma sistemi
uzun zaman önce pes etmişti. Karanlık yenilmez bir savaşçıydı.
“Zaman kalmadı”
diye inledi zayıf oğlan. Ağlayan bir kızı çekiştiriyor, önlerindeki belli
belirsiz figürü gözden kaybetmemek için mücadele ediyordu.
“Buralarda bir yerde
olmalı” dedi Adem.
“Keşke o kedi gözü
mantarlarından yeseydim, karanlıkta görmemi sağlardı”
“belki ateş…” dedi
nefes nefese çocuk
“Aradığın ölüm değilse iyi
bir yöntem değil. Burada patlamaya hazır çok şey var”
Adem bir sıçrayışta iki raf yukarı çıktı. Karanlıkta
tıngırtılar, çarpma, kırılma sesleri.
“Göremiyorum, lanet
olsun”
Tam acaba gözlerim karanlığa alışıyor mu diye
düşünürken, metal rafların hafif bir ışıltıyla parlamaya başladığını fark etti.
Işıma giderek güçlendi. Üzerinde durduğu rafta
elektrik çarpmış gibi korkuyla sıçradı, neredeyse düşüyordu. “ANANIII!!!”
Aşağıdan bir ses “Ben yapıyorum” diye seslendi çekingence.
“Metalleri parlatabiliyorum” küçük, mahçup yüzü seçebiliyordu şimdi.
Adem’in yüzü dalgalandı, dişlerini sıktı. Yeryüzünün garip
halkı, canavarlar, hilkat garibeleri, mutantlar… alışkındı. Genel bu çocuğun
aksine çirkindi, ama ortak noktaları hep
aynıydı: İletişim konusunda berbat olmak !
“bunu...” oğlana baktı. “bunu niye baştan söylemedin be çocuk”
Oda yıllardan beri ilk defa apaçık ortadaydı. Bulundukları
yerden başlayarak aydınlık dalgalanıyordu. Adem artık çocukları aşağıda kendi
hallerine bırakmış rafların üzerinde zıplıyor, eğiliyor, birşeyleri kurcalıyor,
arıyor,arıyordu. Bazen bir şeylere dalıp duraklıyor, şaşırıyor, bazen bir parçayı eline alıp öfkeyle geri
koyuyordu.
“HAH İŞTE!” dedi
sonunda.
Çocukların yanına döndü. Işık azalmaya başlıyordu. Oğlanın
alnında ter damlacıkları.
“Biraz daha dayan” dedi çocuğa.
Şimdi elinde tabanca gibi tetikli bir mekanizma tutuyordu.
Bulanık yeşil bir sıvıyı toprak rengi bir şişeden damla damla boşalttı aletin
haznesine.
“Çalış lanet olsun !”
Alet tıkırdadı, ucundan bir iğne dışarı fırladı, bir mırıltı işitildi.
Küçük kız titriyordu. Tombul yanakları sallanıyor, ince
kollarının hatları belirsizleşiyordu.
Başka bir kızın hayali düştü aklına. Bir zamanlar rafların
arasında koşuşturup duran, sevgisini hemencecik gösteren, hep şaşıran, hep
gülümseyen o çocuk. Aicha!
Yüzü ekşidi. Unut dedi içindeki despot.
Kız şimdi yerde, oğlanın kucağında yatıyordu, kolunu tuttu.
Alev gibi yanıyordu. Aletin iğnesi tenine battı, vınlama yükseldi ve sustu.
Oğlan da kız gibi gözlerini kapatmıştı.
Adem de yanlarına çöktü. “Şimdi ne olduğunu anlat” dedi. Sakinleşmişlerdi.
Sanki savaş sona ermiş, barış gelmiş, efsanelerdeki gibi güneş açmış, üçü aydınlık ve sıcak, oturmuş piknik yapıyorlardı.
“Ölüyor”
“Herkes ölüyor”
“Ama hemen değil,
şimdi değil” sesi titredi, zayıfladı. Adem’in gözlerine dikti gözlerini.
“yaşayabilirken değil”
Bunu tanırdı Adem. Karanlıkta cılız cılız çakıp sönen bu
şeyi. İçindeki gaddarı çağırdı, düşüncesini sustursun diye. Kimse gelmedi.
“Cennetin Gözyaş’na
gidiyoruz” diye devam etti oğlan. “orada
hastalığını iyileştirebilirler”
“hı”
Son zamanlarda dükkana gelen gidenden çok duymuştu bu ismi.
Cennetin Gözyaşı. Bir bölgeyi tanımlıyordu. Mücizelerin serpiştirildiği,
cennetin merhamet nurlarını döktüğü yer.
Gerçeği biliyordu oysa. Tüm yeryüzünü kaplayan zehirli örtünün üstünde bir cennet yoktu. Kibir ve bencillikle inşa edilmiş gökyüzü şehrini gözleriyle görmüştü; Işık şehri .
Yeryüzüne tezat, refahın, teknolojinin o besili insanları güneş
ve yıldız manzaralarıyla nesiller boyu mutlu mesut yaşamışlardı.
Ta ki uzaylılar gelene dek !
Ta ki altlarında uzanıp giden ve niteliğini hiç merak
etmedikleri o mor örtünün altında sefil canlılar, yitik bir zamandan kalan uzak
akrabalar olduğunu keşfedene dek !
“Bunları al yanına” Oğlanın eline şırınga
tabancasını ve ilaç kapsüllerini tutuşturdu.
“Benim adamlar, KY ve
Teneke o tarafta olabilir. Yolunun üzerinde rastlarsan durumu anlat, belki
yardımcı olabilirler”
Çocuğun gözlerinde gözalıcı umudu gördü yine. Canı acıdı.
DÜŞÜNME diye bağırdı içindeki gaddar.
Ah sevgili gaddar, geldin demek.
Nihayet
__________________________________________________
diğer metinler : • Karanlık Yıldız • İki Kalbin Hikayesi
4 Ağustos 2024
6 Mayıs 2023
Nostalji: Pırılkız
Mahmud'tan Gorajun'un Pırılkız'ı.
GORAJUN demişken, Comic Adam'ın incelemesini hatırlatmakta da fayda var. Bağlantı şuracıkta
Halen satışta olan kitap için güncel çevrimiçi satış noktaları aşağıda:
• babil
21 Haziran 2021
7 Mayıs 2019
ÇAPA Çizgiroman Grubu Sunar #15 ÇIKTI !
(demek ki neymiş; Çapa yaparsa gecikmeyi de muhteşem yaparmış )
Çapa Çizgiroman Grubu Sunar fanzinimiz, en son (14.) sayısı nisan 2007de yayımlanan bir dergiydi.
Çapa grubunun 10.yılını kutlamak için 10.yılımızda tamamlanacak 12 sayılık bir gerisayım yapmıştık. Çok ufak şaşmalar dışında gerisayım yapan bu son 12 sayıyı her ay basıp satış noktalarına yetiştirmeyi başardık.
Bu sayılarda Mahmud'dan VAŞAK, Suat'tan BALYOZ, Yıldıray'dan SON KAHRAMAN , Hakan'dan UZAY VAMPİRLER hikayeleri görücüye çıktı. Ayrıca Suat ve Mahmud'un İPEK, Cem Dayıoğlu, Önder Kılavuz'ın çizgiromanları da içeriği coşturdu. (Bu içeriğin büyük bir kısmı 10.yıl zebanimiz ÇAPA albümünde yer aldı.)
İşte bu kadim ("ihtiyar" okuyunuz ) fanzinin yeni sayısı durup dururken zbaaam şeklinde ortaya çıktı.
Kapak peşrevi Mahmud'dan. İçeride ise Yıldıray GORAJUN:Tanıdık çalışmasını icra ederken, takiben Suat'ın eseri sahne alıyor. Sanatçı burada "MELTEM DAMBIL ve Ders Kesen Katil" diyor. Bu eserlerde güfte Hakan'dan.
Genç yetenekler bölümünde Grubun ilk yavrusu Ayça, Sıra adlı üvertürünü icra ediyor.
Sonra işte Hakan'dan Söyleşinin İç Sesi tek sayfası ve bir takım sayıklamalar...
Fanzin 100 adet basıldı ve bir kısmı Kadıköy Belediyesi Karikatür Evi'nde 04/05/2019da yapılan Devrim Kunter ile Çizgili Sohbetler: Hakan Tacal söyleşisinde dağıtıldı.
Dağıtım şöyle;
Büyülü Dükkan (İst-Kadıköy), Paralel Evren (İst-CaddeBostan), Ankara Arkabahçe, JBC (Ankara) ve Paralel evren üzerinden dağıtım alacak çr dükkanları
22 Temmuz 2014
Karanlık Yıldız
Kızlar, Valinin Pırılkız'ın babasını öldürdüğünü söylüyorlar. Hem de kızcağızın gözleri önünde, inanılır gibi değil. Bu elbette herkesin moralini bozar. ama yine de ne bileyim, şehrin maskotunun daha... nasıl denir?... neşeli olmasını bekliyor insan. Çocukluğumda eski maskot Bayan Mucize'nin bizi Çocukevinde ziyaret ettiğini hatırlıyorum. Kulaklarda çınlayan kahkahası hala aklımda. Gerçi aynı kahkahayı duyunca gözyaşlarına boğulan çocuklar da vardı. Ama bana hep sevimli ve neşeli gelmişti o kadın. Şimdi düşününce belki fazla neşeli. Oğlan çocuklarını mıncıkladıktan sonra bana dönüp, göz kırpmış ve sanki ikimiz arasında özel bir sır varmış gibi "Oyuncaklarımıza iyi bakmamız lazım, diil mi?" demişti.
Balkon kapısı tıklandığında irkildim. Hiç umudum olmamasına rağmen yardım, o güzelim kızıl saçlarıyla karbon-camın ardından bana bakıyordu. Işık şehrinin bildim bileli olan teklifsizliğini kökten sarsan savaş, yardım taleplerine bir savaş hazırlığı tedirginliğiyle yaklaşmasına sebep olmuştu. Bu hepimiz için geçerli, uzaylılardan önce hiç düşünmediğimiz tehlikelere karşı hepimiz uyanık olmaya başlamıştık. Gökyüzüne şimdiye kadar böylesine şüpheyle bakmamıştık.
"Hoşgeldin Pırılkız, gel içeri!"
"evet, sorun ne?"
"ben... ben sadece biriyle konuşmak istedim."
"sen... bir şeyler içmek ister misin?"
Konuşma ilerledikçe bunun kötü bir fikir olduğu düşüncesi daha netleşiyordu. Tabi Pırılkız'ın bıkkın ve hatta sinirli yüz ifadesinin de buna katkısı yadsınamazdı.
"Üzgünüm" dedi sırtını dönerek "Artık sosyal işler yapmıyorum." Tam uçacağı zaman ağzımdan "Niye üzgünsün?" sorusu kaçtı. Balkon kapısının önündeki kadın bir an heykel gibi kaldı. Önünden gelen sarı güneş ışığının önünde hüzünlü bir maviydi. "Neden böyle dedin?" Geri dönmemişti.
"Bilmiyorum... Bakışların sert. Hep havada asılı duruyorsun... bir.. bir tür yıldız gibi. Bak, ben de sevdiklerimi kaybettim, seni anlıyorum."
Bu sefer gerçekten öfkeli bir bakış yerleşmiş güzel yüzüyle geri döndü. "Neyi anlıyorsun?" dedi. Bir sorgu yargıcı gibi dik ve soğuktu.Çoktan pişman olmuştum. Kızlara anlatacak bir hikaye mi arıyordum? Şu anda sadece yalnızlığımı ve huzurumu geri istiyordum. "Bak... seni kızdırmak istemiyorum... sadece.. uzaylıların saldırısında ben de kocamı kaybettim. Ve sen olmasaydın ben de hayatta olmayacaktım. ve..ve bence müthiş bir iş çıkarttın. Kendinden hoşnut olmanı isterdim."
"Kocan nasıl biriydi?"
"Hiç fena bir adam değildi. Yani herkes kadar iyiydin demek istiyorum. Uyumak ve sanal dünyada zaman öldürmek dışında kalan süre pek azdı ama ben onun kötü biri olduğunu düşünmüyorum."
"Yani esasında onu tanımıyorsun." yine o soğuk sorgu sesi.
"şey... Böyle söyleyince..evet... ama yine de Aile Departmanının hep dediği gibi Yalnızlıktan Daha İyi! "
"Tanımadığın birini evinde tutmak mı?"
Konu niye ben olmuştum birden? "Ben sadece... babanı duydum ve kaybını anladığımı söylemek istemiştim."
Yüzünde bir ilgi ışığı dolaştı. "Ben de babamı tanımıyordum."
"Ama yine de kayıp kayıptır değil mi? Var olduğunu bilmediğin bir boşluk yaratır içinde. Dediğin gibi belki Seth'i, kocamın ismi bu, tanımıyordum ama yokluğu bir boşluk yarattı içimde. Demek ki bir alan işgal ediyormuş hayatımda. Ve ben de kızlar grubuna katıldım."
"Neşeli Kızlar Grubu"
"Uzaylılardan sonra kocalarını, çocuklarını yada tüm tanıdıklarını kaybetmiş kadınlardan oluşuyor. Haftada bir kez toplanıp sohbet ediyoruz. Kayıplarımızı sayıp döküp, onlar hakkında komik anılarımızı anlatıyoruz. "
Elini kaldırarak susturdu beni. Gözlerini yere indirmiş, uyuklar gibiydi. Rüzgar sanki soğuk bir geceyi taşır gibi güneşi sönükleştirdi. Balkonumda dalgalanan pelerini ve saçları olmasa gökyüzüyle grileşen şehrin bir parçası , bir heykel olduğunu sanırdınız.
Sonra gözlerini yerden kaldırdı. Hiç kimsede görmediğim bir şey vardı içlerinde. Bir ateş! Dizlerimin bağı çözüldü. Hiç bu kadar korkmamıştım. Uzaylılarla bile. Sanki bakışları beni duvara sıkıştırmış gibi nefesimi boşalttım istemsizce. "ahhh" sesi çıktı ağızımdan. Onu sakinleştiren bir parolaymış gibi yüzünü gevşetti bu ses.
Yavaşça havalandı. Yüksekten sert ve net bir sesle "Beni yalnız bıraktılar" dedi "Sen hep yalnızdın"
Saçmalıyor! Bana tepeden bakarak saçmalıyordu. Oysa ben neşelenmesini istemiştim sadece.
"Anlatsan anlarım!" diye bağırdım ardından. Batan güneşin kızıllığında bir noktaydı. Bir nokta. Pırltılı Işık Şehrinin karanlık, küçük yıldızı.
İçeri girdim. Henri (servis robotum) birazdan sakinleştirici içkimi getirecekti bana. Normalden iki katı fazla içecektim.
Sanki şehirde haberimizin olmadığı, için için yanan bir yer varmış ve bu ateş uykumda bana ulaşacakmış gibi bir sıkıntı vardı içimde.
8 Eylül 2013
İki Kalbin Hikayesi
9 Mart 2012
GORAJUN fanzin
5 Mart 2011
GORAJUN!!!

Gerisayım başladı! Mart ayı sonunda Çapa Çizgiroman Grubu'ndan yeni bir albüm raflarda yerini alacak; GORAJUN !
160 sayfalık renkli albüm, Çapa'nın bilimkurgu evreninin temelini atıyor. Dünyaca ünlü bazı çizerlerin de pinup yorumlarıyla destek verdiği çalışma, HOZ COMICS ile yaptığımız ortak çalışmaların ikinci ayağını oluşturuyor. Ve bu son değil.
Anlatacak daha çok hikayemiz var :)












