Işıkşehri uyku
modunda.
Boncuk ise uyanık
ve evinin camından şehrin gecesine bakıyor. Dışarıda yıldızlı koyu lacivert gökyüzü önünde demir bir sazlık gibi yükselen yapılar ve görünmez bir gücün etkisiyle
sallanan nesneler var. Ne olduklarını tam göremiyor ama rüzgârı nerede olsa
tanır.
Işıkşehrinde rüzgâr
denebilecek tek şey cılız esintiden ibaret. Şu an şehirde dolaşan ise bambaşka
bir şey. Rüzgâr ideasının ham hali, bir efsanenin doğumuna gerçeklik tohumunu
eken felaket, inancı başlatan tanrısal bir gövde gösterisi, bir anomali...
Boncuk için ise
bu katılamadığı bir ziyafet. Dışarıda gezinen koku cümbüşü ağzını sulandırıyor:
metal adamların eklemlerindeki gres yağı, insanların terleri, alt katlardan
yükselen sıcak çürüme kokusu... Kim bilir daha neler.
Savrulup gelen
bir kağıt parçası bir an cama yapışıyor, sonra yoluna devam ediyor. Uçup giden
kağıt Boncuk’un aklına Pırılkız’ı getiriyor.
Sonra da Pırılkız
yanındayken ayak bileklerini dişleme isteğini.
Tam diş geçirmelik. Kadının kokusu son zamanlarda biraz değişti,
neredeyse bir alfa olacak. Yine de dişlerindeki kaşıntıyı geçirmek için daha iyi
bir yol düşünemiyor.
Arkasındaki ev sessiz.
İçeriden küçük sürüsünün uyku sesleri geliyor. Sürüyü düşünmek ne hoş. İşte
kuyruğu sallanıyor yine. Kalbine direkt bağlı başka bir canlıyla yaşamak böyle
bir şey. İnsanların kuyruksuz olmaları ne garip şey. Bu yüzden onları anlamak
kolay değil. Kuyruğu ile gurur duyuyor Boncuk. Güzel bir kuyruk, yumuşak tüylü,
anlayışlı. Pat pat yeri dövüyor o da. Anlaşılan kuyruk da köpeğe karşı boş
değil.
Şimdilik rüzgara
kavuşamayacağını bilerek şehri bırakıp odaya dönüyor. Kızın yatağına hoplayıp,
ayaklarının yanında bir tur dönüp tatmin olunca çöküyor. Gözlerini kapatmadan önce düşkünlüğüne
istinaden yalayıveriyor kızı. Kız uykusunda kıkırdıyor. Sesi kuyruksuzluğunu
affettiriyor. Bir memnuniyet hissi yayılıyor içine, gözlerini kapıyor.
Köpek uyuyor.
Kuyruğu da.






renk: 